etiler poyrazoğlu otomotiv

YABANCILAŞMA

Tarık Barbaros Pilevne

04-01-2017


İnsan yaratıcılığı, kimi zaman bilinçli kimi zaman da kendiliğinden yaradılışın gizini ve anlamını ifadeye çalışır, yani felsefe yapar. Felsefe, insanın içinde yaşadığı evreni anlama uğraşıdır.“Ben neyim, evren nedir, sonsuz zaman ve mekân boyutunda yerim neresidir?” gibi sorular çıkış noktasıdır ve bu zorlu yolculukta son durak yoktur. Kabullenişin rahat yastığına gömülenler için sorun yoktur ve onlar arayış içinde olmazlar. Fakat bazıları, gerçekler kaynağının yolcusudur. O kaynağa ulaşmak, kana kana içmek, ruhunu yıkamak ve arınmak yolunda bir ömür tüketirler. Kelebeğin kanat seslerini duyamayan, bir çiçeğin taç yapraklarını göremeyen günümüz insanı, çevresine olduğu gibi çoğu zaman kendisine de yabancı kalmakta. Oysa insan yüreğinin sınırsız enginliğinde, şefkatli gönüller için sığınacak koylar, insan beyninin kıvrımları arasında yaratıcı zekânın pırıltıları yansımaktadır. Sanayi sosyolojisinde “yabancılaşma” olarak tanımlanan süreç, teknoloji ve otomasyonun belirlediği bir yaşam tarzıdır. Çevreyle, çevreyi oluşturan doğa, birey, toplum ve diğer unsurlarla uyumsuzluk ve ilgisizlikle gelişen bu olgu, bireyde ruhsal ve bedensel arazlar yaratırken, toplumsal yaşamı da içtenliksiz ve hoşgörüsüz bir kompleksler yumağına dönüştürür. Küçük alışverişlerin yapay telaşında kâr-zarar hesabıyla ömür tüketen küçük insanlar, mutluyum diyebilmenin tadına varmak isterler. Oysa bu bencil ve yüzeysel yaşamın hoyratlıkları sarsıp silkelemekte, itip kakmakta ve bir türlü aranan huzur gerçekleşmemektedir. Kaldırımda, dolmuşta, lokantada, kahvehanede, hâsılı yakınlarımızda bir yerlerde olan diğer insanların, canlıların, taşın-toprağın farkında mıyız? Diğerleri bizi ne gözle görüyorlar, değerlendiriyorlar ve bu ne kadar önemli? Organize toplumlarda konuların önem sırası vardır. Toplumsal ve tarihsel süreçler belirler yaşamın kurallarını. İnsanlar, yurttaş olma onuru üzerinde bir kimlik istemezler. İyi yurttaş olma ölçüsü ise; bu bilinci yaşayan, üretken, vergisini veren, paylaşımcı ve katılımcı bireyler olmaktır. Oysa dengeleri oturmamış, gelenekleri oluşmamış toplumlar günü konuşurlar. Sistem, tarihsel boyut, alt ve üst yapı oluşumları ıskalanır, olaylarla ve insanlarla uğraşılır. Geçmişin ve geleceğin, yani yaşanmış ve yaşanacakların önemi yoktur şarklı toplumlarda. Proje ve fikir üretilmez, takipçilik gelişmemiştir. Aykırı ve alışılmadık düşünce ve söylemler, tedirginlik yaratır. Farklı davrananlarsa, ya delidir ya da netameli ve muzır insanlar. Düşünenlerini yargılayan, aydınlarını mahpuslarda yatıran bir toplum, insanlığın bilim ve kültür dağarcığına ne katabilir ki? Sövüp saymalarla, hakarete varan karşı çıkmalarla sonuç alınamayacağını bir türlü anlayamaz bu toplumun insanları. Günlük yaşam hoşgörüsüz ve riyakâr bir ilişkiler yumağıdır aslında. Çözümsüzlükten yakınır herkes. Bu olgu bazen o kadar ötelere varır ki, “Hak Arama Sendromu”na dönüşebilir. Toplumsal hayatın noksanlıkları, yanlışlıkları birey bazında eleştirilir ve tepki görür. İyi yönetilmeyen, adalet duyguları rencide edilen, güven duygusunu yitiren yurttaşlar, kişilik haklarını nasıl savunacaklarını bilemezler. Sonuçta ya ezik suskun ve tepkisiz bireyler; ya da klinik vaka psikopatlar, sevimsiz geçimsiz ve uyumsuz tipler çıkar ortaya. Hani ardından tarih düşülen Osmanlı gibi: “Ne kendi etti rahat, ne halka verdi huzur, / Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehli kubur.”

Oysa dünya dönüyor, yaşam yolculuğu iniş ve çıkışlarla sürüyor. Geceler gündüzleri, kötüler iyileri tüketiyor. Hayat ve ölüm kendi kulvarlarında koşuyor, birbirlerini kontrol ederek. Gün, taptaze ışıklarla aydınlatıyor yeryüzünü. Gecenin yalnızlık türküsü sona eriyor. Arkadaşlarımın çocukları evleniyor birer birer. Yeni jenerasyona terk etme vakti geldi belki de dünyayı. Yaşam bir sanatsa, sahneyi en iyi oyunculara bırakmak gerekli, yüksünmeden… Ancak henüz buna hazır değilim, bizler yaşamı savunmalıyız, onurlu ve anlamlı bir yaşamı. Bunu yalnızca kendimiz için değil, her kes için istemeliyiz. Aslında her gün her saat ölüyoruz, hücrelerimizi kaybederek. Fakat her gün de yenileniyoruz, öğrenerek, paylaşarak, çoğalarak. Çok fazla takılmadan ölüm duygusuna anı yaşamalıyız belki de; hüznüyle, neşesiyle… Bir sorunlar karmaşası halinde yaşamın sarp yamaçlarından tepe takla yuvarlanmak da var. Sapı samana savuranların köhne tekneleri, unutulmuşluğun ıssız koylarında yatıyor bugün. Tercih sizin, yaşam da...

YORUM YAZ
BU YAZI HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Bu yorumlardan sorumlu değildir.
YORUM YAZ - YABANCILAŞMA
Tarık Barbaros Pilevne - Diğer Yazıları
Bütün Tarık Barbaros Pilevne Yazıları