etiler poyrazoğlu otomotiv
19 Temmuz 2018 Perşembe

PASTA LAN, PASTA!

Tarık Barbaros Pilevne

04-01-2018

Ahşap Ankara evinin girişindeki holde, halının üzerinde, yer sofrasındaydılar. Arkalarındaki duvar, boydan boya yeşil yağlı boyalı yüklüktü. Daha da küçükken girer, saklanırdı o dolaba. Ortalıktan kaybolunca oraya bakar, uyurken bulurlardı onu, yumuşak ve serin yastık, yorganların arasında… Ahşap dolap kapaklarının bitiminde dar ve karanlık bir bölme daha vardı; hamamlık... Oturdukları yerin iki yanındaki kapılardan biri nispeten daha büyük bir odaya, diğeri ise penceresiz, karanlık, beton zeminli mutfağa açılıyordu; sonra yine ekleme bir oda; anne ve babanın yatak odası…
Hemen yanlarındaki küçük soba yeni tutuşmuş, hafiften tüterek tıslaya-pıslaya yanmaya çalışıyor, henüz ısıtmıyordu odayı. Çay bardakları, ufak bir kapta siyah zeytin ve ekmek dilimlerinden başka bir şey yoktu sofrada. Ekmekler de kuru ve bayattı zaten, çayına daldırıp yumuşatıyordu. Sofrada başka bir şeyler arandı, yoktu; canı sıkıldı: “Başka bir şey yok mu?” O en küçüktü; anne, baba, abla ve ağabey sustu, başlarını kaldırıp bakmadılar. Bu derin suskunluğa bir anlam veremedi, bir zaman sonra yine sordu: “Ya, başka bir şey yok mu?” Annenin yüzü hafifçe gerildi; uzun kaşlı, siyah gözlü, iri burunlu, esmer tenli, çatık ve Şarklı çehreliydi. Kardeşler seslenmedi, baba; o her zaman müşfik ve uysal olan insan, güzel adam; durdu, gözleri donuklaştı bekledi, sonra ansızın elindeki çatalı bakır siniye vurdu: “Yok başka bir şey, ne varsa o, beğenmediysen kalk sofradan!" Şaşırdı, böyle bir şeyi hiç beklemiyordu, ne yapacağını bilemedi; boğazına iri bir düğüm oturdu, yutkunamadı, ağlayamadı. Terleyen avuçlarındaki boş lokması büyüdü büyüdü, ellerine sığmadı, usulca sofra bezinin üzerine koydu, bir şeyler yiyemedi sonra da… Sofraya küsülmezdi, bekledi, birlikte kalktılar. Siyah önlüğünün üzerine kolalı beyaz yakasını taktı, örgü yünden hırkasını giyip okul çantasını eline aldı. Usulca kapıdan çıkarken annesi geldi yanına, başını okşadı. Durdu, ona baktı, bir şeyler diyecekti, diyemedi, yürüdü...
Dışarıda acı bir bozkır soğuğu vardı. Ellerinin üzerindeki deriler derin derin çatlar, kanardı bu mevsimde; gliserinli bir karışım hazırlardı babası, evden çıkarken sürerdi çoğunlukla. Çürük yumurta kokularının, yanmamış kömür dumanlarına karıştığı Hacettepe sokaklarındaydı. İki yandaki kerpiç evlerin ve taş duvarlı bahçelerin iç içe geçtiği dar ve kıvrımlı yollardan Hamamönü’ne doğu ilerledikçe, granit kaplama taşların üzerindeki iri balgam ve sümükler artmaya başladı. Ne kadar çoktu ve her yerdeydiler; midesi kalkıyordu gördükçe, basmamaya çalışarak atlaya zıplaya yürüdü. Ahşap evlerin çoğunda Konyalı, Yozgatlı seyyar satıcıların; yoğurtçuların, simitçilerin bekâr odaları vardı. Bugün beslenme sırası ondaydı. Evden çıkarken 12 tane simit parası isteyecekti annesinden, söyleyememişti! Dün gece konuşmuşlar mıydı evde; belleğini yokladı, anımsamadı. Okul yolundaki basık ve karanlık camekânlı taş fırının önünden geçerken durdu, parası olsa şimdi; alır yürürdü bol susamlı sıcacık simitleri; ne güzel olurdu! Çaresiz yoluna devam etti; tedirgindi, üzgündü…
Beslenme saati yaklaşırken terliyordu; mutsuz ve huzursuzdu. Gruptaki arkadaşları da soran bakışlardaydılar sanki! Kasıklarında bir sızı belirdi, heyecanlanınca çişi gelirdi. Diğer çocuklar nevalelerini açmaya başlamıştı bile. Okulun hademesi, elindeki bakır süt damacanası ile sınıftaydı. Çocuklar, Marshall yardımı süt tozundan kaynatılmış tuhaf tadımlı sıvıyı, saplı ve çeşitli renklerdeki plastik kupalarına almak için sıraya girmişlerdi. Öğretmenini seviyor, saygı duyuyordu. Anaç ruhlu, iyi kalpli kadın da ona iyi davranır, beğenirdi; bir yandan onların grubundaki hareketsizliği izliyordu. Sınıfın kapısı çalınınca, geniş ve kararlı adımlarıyla yürüdü ve açtı. Kapının aralığında mantolu başörtülü bir kadın gölgesi belirdi, elinde sofra bezine sarılmış bir tepsi vardı, annesiydi…
Öğretmen, kapıyı kapatıp kucağındaki bohçalanmış tepsiyi kürsünün üzerine koydu. Sınıfa döndüğünde, elli çift meraklı gözün kendisini izlediğini gördü. Durdu, baktı, “arkadaşınızın annesi pasta getirmiş size…” dedi. Sınıfta bir uğultu dolaştı; “pasta lan, pasta!" Adını duydukları ama kendisini görmedikleri gizemli, büyülü bir şeydi; pasta…
Başkentin ortasındaki bu yerde, yoksulluk etkin ve yaygındı. İnsanlar bunun ayırtında değildi. Durumlarından şikâyetçi de değillerdi zamanın burasında. Sürekli ve düzenli geliri olmayan, günlük yaşayan, güvencesiz ve eğitimsiz bu toplum; taassup, yetinme, gelenek ve dayanışma ile ayakta duruyordu. Ders esnasında bazen gözü kararan, fenalaşan olduğunda, hemen bir simit aldırıp yedirirdi Cemile Hanım. Deneyimli eğitimci, çocuğun evden çıkarken bir şey yemediğini, okula aç geldiğini bilirdi. Hafiften kır düşmüş saçları, beyaz teni, iri ve dolgun gövdesiyle güzel bir kadındı; “Ayaklı Kütüphane” diyordu ona. Derste usulca yanaşır oturuşunu düzeltirdi, girişteki sobanın ısıtamadığı sınıfın duvarına sırtını dayadığında; üşütmesin, soğuklamasın diye… Memurluğu nedeniyle yıllar sonra döndüğü Ankara’da, emekli olduğunu duymuş, koca Bahçelievler’i sokak sokak taramış bulamamıştı o çok sevdiğini…
Tepsiyi saran sofra örtüsü masanın üzerinde özenle açılınca, ortası delikli o kaplarda yapılan kakaolu kek çıktı ortaya. Sınıftaki bütün çocuklar önlerindeki azıkları unutmuş, buna odaklanmıştı. Öğretmen, bir bıçakla ince ince dilimlemeye başladı; bir yandan sayıyor ve sıralara gönderiyordu. İşi zordu, bütün sınıf tatsın istiyordu bu şeyi. Parmak kalınlığındaki dilimleri alan çocuklar, önce göz hizasında inceliyor, sonra dilinin ucuyla bir parça ısırıyor, birbirlerine bakıp gülüşüyorlardı. Sonlara doğru dilimler iyice incelmeye başladı ama heyecanlı bekleyiş sürdü. Sonunda bütün sınıfa bir pay olarak dağıtılmıştı. Öğretmen ona döndü; “annene selam söyle, teşekkür ederiz” dedi. Çocukların kendisine ıpılık baktıklarını görünce heyecanlandı, utandı...
Okuldan dönerken, kanatları olsa uçacaktı sanki. Evinin önüne gelince durdu, yüreği güp güp atıyordu. Yeşil boyalı ahşap avlu kapısının demir tokmağına basıp açtı. Asma çardaklı küçük bahçede, sarmaşıklı duvarın altındaki kerevette komşu kadınla oturuyordu annesi. Elindekileri bırakıp koştu, sarıldı, gür siyah saçlarına dayadı başını, anne kokusuydu burnuna dolan; konuşmadılar, öylece kaldılar…

YORUM YAZ
BU YAZI HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Bu yorumlardan sorumlu değildir.
YORUM YAZ - PASTA LAN, PASTA!
Tarık Barbaros Pilevne - Diğer Yazıları
Bütün Tarık Barbaros Pilevne Yazıları