etiler poyrazoğlu otomotiv
19 Temmuz 2018 Perşembe

ÖYLESİNE 

Tarık Barbaros Pilevne

28-12-2017

Karadeniz Ereğlisi’ne geldiğimizde ilk gençlik yıllarımı yaşıyordum. Burası, “Şirin Ereğli” diye ünlenmiş, yaşayanlarına harika görsellikler sunan bir küçük ilçeydi. Doğası çok canlı ve zengindi. Bütün bu güzellikleri bizim kuşağımız sonuna kadar yaşadı. Kestaneci köyündeki ormanlardan kestane toplayıp saç üzerinde kavurduk. Kentin hemen yanı başında uzanan tarlalarda, topraklı çilekler aşırdık, atıştırdık. Karadeniz’in dik yamaçlarından fındık topladık. Karabatakların lacivert denize dalıp çıkışlarını izlerdik saatlerce kıyıdan, martıların ustaca uçuşlarını da… Platonik aşklarımıza şiirler yazar, hüzünlenirdik efendice, kendimizce…

Dalgakıranda midye çıkarıp tuz ve ekmekle yerken, ucuz Dimnit şarabımızı da içerdik; Samanyolu'nu söylerdik Bozhane kayalıklarında. Denizcilik bayramlarında yağlı direğe çıkıp bayrak kapmaya çabaladık. Balıkçı kayıklarında kürek çekerken, ilk kez tanık olduğum yakamozların büyüsünü yaşadım. Ayışıklı yaz akşamlarında, Ereğli’nin az ışıklı bol yıldızlı gökyüzüne ve dirseğini dayamış adam görüntüsü veren kalesine karşı denizden türküler yolladım. Liman içinde dans eden yunuslara, güneşlendiği kayalardan usulca denize kayıveren foklara tanık oldum.

Çarşı iskelesine yanaşan balıkçı teknelerinden su kovasıyla hamsi, kuyruklarından çifter bağlanmış çingene palamudu satılır, yanında hediye olarak kalkan balığı verilirdi. Bıldırcın yağmurlarında ıslandık, lüks ışığında elimizde filelerle böğürtlenlerin altında bıldırcın aradık. Sanat güneşimiz Zeki Müren’in ilk ve tek şiir kitabının adıdır: “Bıldırcın Yağmuru” Sanatçı, gerçek anlamda bu olayı yaşadı mı bilmiyorum; Karadeniz üzerinden göçen bıldırcın sürüleri, sonbahar yağışları ile kanatları ıslanıp ağırlaşınca, ilk ışıklı kara parçasına bitkin atarlardı kendilerini. Halk, balık ağlarını gerer, ardında ışıldaklarını yakarak beklerdi.

Ağlara takılan aç ve yorgun kuşlar file ve sepetlere doldurulur, iç kesimlere uçabilenler ise, elektrik fenerleri ile sığındıkları çalı diplerinden toplanırdı. Açık alanlarda kıpır kıpır fener - lüks ışıkları yanar, yağmurluklu, çizmeli insanlar geceler boyu gezinirlerdi kırlarda, açık alanlarda. Günlerce bıldırcın çorbası kaynatılır, buğulaması tüterdi, yoksul evlerin tuğladan örme ocaklarında...


İskele ve liman dâhil her yerde giriyorduk denize. Özellikle Gülüç ırmağının denize birleştiği yerde; Alaplı yolundaki her koy, her kumsal Ereğli halkının denizle buluştuğu yerlerdi. Zaman zaman Akçakoca, Alaplı, Kandilli gibi çevre yerleşimlere de giderdik. Bu yerlerin hepsi de en az Ereğli kadar güzel ve doğaldı. Erdemir’in çevresel etkilerini araştıracak bilinç düzeyinde değildik. Birçoğumuzun babaları orada çalışıyordu ve fabrika herkes için bir velinimetti. Fabrikanın, Belediye ye her ay yüklüce bir kirlilik tazminatı ödediğini öylesine duyardık. Lise'nin yakınındaki Göztepe'de gezinirdik kız arkadaşlarımızla. Eline koluna dokunmadan, düzeylice; mahallemizin, sınıfımızın kızları bizler için birer emanetti. Zamanla çoluk çocuğa karışan bu dostlarımızla karşılaştığımızda, geçmişte pişmanlık ve mahcubiyet duyacak bir davranışımız olmadığından kardeşçe kucaklaşıyoruz, ne güzel! Sevdalıydık, sevgilerimiz bembeyaz ve dupduruydu, şiirle bu yaşlarda tanıştık...


Önce bıldırcınların indiği çilek tarlaları yok oldu Ereğli’de. Kokulu, pembe, küçük ve gösterişsiz ama çok lezzetli Osmanlı çileği yetişirdi bu tarlalarda. Zamanla Demir - Çelik fabrikasının dev putrelleri kapladı ortalığı. Limandaki dokların dev ışıkları, denizin lacivertini ve gökyüzünün yıldızlarını örttü beledi. Birbiri ardına yüksek fırınlar yapıldı. Türkiye’nin sanayi alanındaki gerçek gururu ERDEMİR çıktı ortaya. Bir sanayi kentine dönüşen Ereğli; lojmanları, ara sektörleri ile genişledi, işgücü akımına uğradı.

Osmanlı çileği ve kestane ormanları yok artık. Midyeler yenilemeyecek kadar kirlendi. Yaşlı ve muhteşem karaservileri, çanak anten ve baz istasyonlarına yenildi; görgüsüzlük anıtı bir betonarme, (Orman İşletmesi konukevi) güzelim siluetini bozdu Göztepe'nin. Marketlerde iri ve tatsız meyveler alıcı bekliyor. Hamsi, palamut, kalkan, barbunya; balıkçı tablalarında ender görülüyor artık. Yeni nesil daha bir maddeci, sığ ve yüzeysel. Çiçekleri, kuşları, bulutları tanıdıklarını; yıldızları, yakamozları, lodosu poyrazı karayeli bildiklerini; denizin iyot ve yosun kokusunun farkında olduklarını sanmıyorum.

Onlar için mi, kendimiz için mi üzülmeliyim, bilmiyorum? Aşkın ve yaşamın şiirinden habersiz, zavallı gençlik! Yaşıtlarımızla yabancılaştık ve onlar yitmekteler. Anneler ve babalar ise Ereğli'nin en yeşil ve huzurlu yerinde dinlenmedeler. Kaybolan bizler miyiz, yok olan geçmişimiz mi, geleceğimiz mi? Daha ne kadar yolumuz var Usta; kim bilebilir?..

YORUM YAZ
BU YAZI HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Bu yorumlardan sorumlu değildir.
YORUM YAZ - ÖYLESİNE 
Tarık Barbaros Pilevne - Diğer Yazıları
Bütün Tarık Barbaros Pilevne Yazıları