etiler poyrazoğlu otomotiv

BÜYÜK TAARRUZ VE İSTİKLAL SAVAŞINDA YUNAN MEZALİMİ

Tarık Barbaros Pilevne

11-01-2018

Anadolu yaylası yeni bir günü karşılıyor, geceden çöken koyu sis dağılıyor, gökyüzünün laciverdi Doğu ufkundan aşıp gelen kızıllıkla giderek aydınlanıyordu. Kocatepe’nin güngörmüş toprağı soluklandı, gerindi; boz bulanık çayırları ve sararmış otları yarıp çıkan yorgun kayaların duldasındaki bir bozyörük; top gevenlerin, mor çiçekli taş kekiklerinin arasındaki börtü böcek uyandı. Alçak gökte tiz çığlıklar atan bir Delice, çam oyması oluğuna yarpuz kokulu sular akıtan Akpınar’a döne döne iniyordu. Yoksul ve umutsuz pırnalların dikenli yaprak uçlarındaki çiğ damlaları, küçük çalı kuşlarını bekliyordu. Yamaçlarda seyrek ve bodur yayılan ardıçların, azatlık meşelerin altındaki kuru gazellerde kırmızı gözlü kertenkeleler oynaşıyordu. Ağustos böceği varlığını haykırırken, çok yıldızlı gece şafağa dönüyor, Doğu göklerinde tek başına çoban yıldızı ışıyordu. Aniden yer sarsıldı, gökler gümbürdedi. Yüz’den fazla ağır top, karşıki tepelerden bu tarafı gözleyen Akdenizli Mihailin üzerine ateş olup yağdı. Onlar bu yandaki esmer ve bıyıklı Mehmetlere ne kadar benziyorlardı! Fakat insanlığın harman olduğu bu kadim topraklara destursuz girmişlerdi ve kovulacaklardı. Emperyal kışkırtmaların Efsun çılgınlığına dönüştüğü anlamsız bir maceraydı bu. Bir düşün peşinden sürüklendiği Anadolu bozkırında bıkan bunalan talihsiz komşuyu, hazin bir son bekliyordu. Astragan kalpağı ve körüklü çizmesiyle çadırlı karargâhından çıkıp parmaklarında dumanlanan ağır düşünceyle dağın doruğuna yönelen mavi gözlü sarışın adam, bu gün bu hesabı görecekti. 26 Ağustos 1922 sabahı, Kalecik Sivrisi, Erkmen, Belen ve Tınaz tepelere top atışıyla başlayan Büyük Taarruz, ertesi gün Yunan cephesinin çökmesi ve bozulmuş birliklerin Sincanlı Ovasına dökülmesi ile gelişti. Sonraki günlerde Batıya çekilen ve Dumlupınar’da tutunmaya çalışan beş tümen düşman askeri, 30 Ağustos’ta Aslıhanlar – Kızıltaş Dere arasında, Çalköy çukurunda çevrilerek imha edildi. Dağılan işgalci güçlerin kılıç artıkları kin, korku ve dehşet içinde hiçbir askeri ve insani kural tanımadan, bir eşkıya güruhu halinde önüne çıkan her şeyi yağmalayıp yakıp yıkarak, tecavüz, işkence ve katliamlar yaparak çılgınca kaçıyordu…

Le Figaro gazetesi, İzmir’den izlenimlerini şöyle aktarıyordu: “5 Eylül 1922… Trenler cepheden bitkin ve perişan Yunan askerlerini getiriyor. Burada sivil göçmenlerle büyük kalabalıklar oluşturdular. Türkler yaklaşıyor; Hıristiyanlarda zaten var olan korku daha da çoğalıyor. Her biri onbin askerden oluşan beş Yunan tümeni Afyonkarahisar hattında darmadağın oldu. Uğradıkları bozgunun paniği içindeki Yunanlılar; İzmir, Bursa ve Balıkesir tren yollarına attılar kendilerini.” Çekiliş sırasında çok sayıda silah, cephane, araç-gereç ve binlerce gencinin cesedini Anadolu topraklarında bırakıp, birçoğunu da tutsaklığa terk ederek, yanlarına suç ortakları yerli Rumları da alıp denize koşuyorlardı. Uygulanan yöntem her yerde aynı idi; şehir veya kasaba kuşatılıyor, gayrimüslimler tahliye ediliyor, Türkler cami, samanlık, okul gibi kapalı yerlerde toplanıyor veya evlerinden çıkarılmıyor, askerler/çeteler evlere dalıp altın, gümüş ve namus gibi değerlerden istediklerini alıyor ve gaz dökerek tutuşturuyorlardı. Evlerden ve şehirden çıkmak isteyenler kurşunlanıyor ve alevler içinde kalmaya zorlanıyordu. O yerde Millici/Kemalci olarak tanınanlar ise hemen kurşuna diziliyordu. Eylül’ün ilk günlerinde sırasıyla Güney, Buldan, Sarıgöl, Alaşehir, Salihli ve Ahmetli’yi kurtaran Türk birlikleri, 8 Eylül’de Manisa kapılarındaydı. Gün batarken alevler daha bir şiddetlendi. Şehrin üzerindeki aydınlık, Spil’in dik yamaçlarına, yalçın kayalıklarına yansıyor, vadileri ve sırtları kızıla boyuyordu; Manisa yanıyordu... Üç gün öncesinden Yunan komutanlığının talimatıyla göğüsleri kırmızı işaretli ve başları siyah kalpaklı ‘yangın müfrezelerince’ önce kışlaya, sonra çarşıya benzin dökülüp bombalar atılarak yangın başlatılmış, söndürmeye gelen Manisa halkına ateş açılarak bazıları öldürülmüştü. Önceden Rum, Ermeni ve Musevilerin şehri terk etmelerine izin verildiği halde, Müslüman halkın göçmesine engel olundu; çok sayıda kadın, ihtiyar ve çocuk şehirden dışarı çıkamadıkları için alevler içinde yanıp kül oldu. Kaçabilen sivil halk aç ve perişan bir halde dağlara, ovalara dağıldı fakat yine kurtulamadı, yollarda soyulup öldürüldü. Falih Rıfkı Atay’ın izlenimlerinden bir bölüm şöyledir: “Henüz çürümeyen cesetler ve tüten yangınlar içinden geçiyorduk. Yanıp külleri savrulan Manisa’ya, cetlerimizin şehrine iki elimiz böğrümüzde bakakaldık. Yanmayanlar, vakit bulup da yakamadıkları, yaşayanlar fırsat bulup da öldüremedikleri idi. İki millet arasında yalnız birinin arta kalacağı bir boğazlaşma geçmiş olduğunu görüyorduk. Yunanlılar Batı Anadolu’yu Türkler için oturulmaz bir çöle çevirmek istemişlerdi” James Loder Park, kısa süre sonra bölgeye yaptığı gezide durumun vahametini şöyle açıklar: “Manisa yangında tamamen silindi. 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkân, 19 otel, 26 konak imha edildi. Yakma, yok etme ve talanın ötesinde vahşet, katliam, ırza geçme… Akla hayale gelmeyecek işkencelerin her türlüsünün uygulandığı anlaşılmaktadır. 3500 kişi ateşte yakılmak ve 855 kişi kurşunlanmak suretiyle öldürülmüştü. Üç yüz kızın ırzına geçilmişti; sadece bir mahalleden 500 kişi götürülmüştü. Hatırlatma: Manisa’da bir mezalim anıtının olmaması düşündürücüdür!”

YORUM YAZ
BU YAZI HAKKINDA YAPILAN YORUMLAR
Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Bu yorumlardan sorumlu değildir.
YORUM YAZ - BÜYÜK TAARRUZ VE İSTİKLAL SAVAŞINDA YUNAN MEZALİMİ
Tarık Barbaros Pilevne - Diğer Yazıları
Bütün Tarık Barbaros Pilevne Yazıları